Yunus Suresi 3
- ibrahim Çelik

- 11 saat önce
- 4 dakikada okunur

(Yunus 51-3)
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ مَا مِنْ شَف۪يعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِه۪ۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
İnne rabbekumu(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ al’arş(i)(s) yudebbiru-l-emr(a)(s) mâ min şefî’in illâ min ba’di iżnih(i)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûh(u)(c) efelâ teżekkerûn(e)
Muhakkak ki sizin Rabbiniz Allah’tır. Semâları ve arzı altı günde yarattı. Sonra arşa istiva etti. Emri düzenler. O’nun izni olmadıktan sonra bir şefaatçi yoktur. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Artık O’na kul olun. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
“O’nun izni olmadan hiçbir şefaatçi yoktur.” Bu, olumsuz bir cümledir.
Peki, zihin bunu nasıl yorumlar?
Hemen şu sonuca yönelir: “Demek ki O’nun izin verdikleri şefaat edebilecektir.”
Dikkat edilirse, cümle bunu açıkça ifade etmediği, hatta tersini vurguladığı hâlde, insan zihni bu ifadeyi ister istemez olumlu bir anlama çekebilmektedir.
“İşte bu, sizin Rabbiniz olan Allah’tır.” Rabbimiz bu ifadeyi kime yöneltmektedir? Bu söz, Allah Resûlü’ne “sihirbaz” diyen müşriklere hitaben söylenmiştir.
Şefaat ayeti de müşriklere yönelik olduğu için, bu ifadeyi muhatabın müşrikler olduğunu dikkate alarak anlamak gerekir. Yani sizin Rabbiniz Allah’tır; şefaat edeceğini düşündüğünüz putlar değil. Artık yalnızca O’na kulluk edin; şefaatçi edindiklerinize değil.
Ayet, beşer bir Resûl’ün seçilmiş olmasını, müşriklerin inançlarının temelini oluşturan “insanüstü resul” beklentisiyle birlikte ele alarak bu anlayışı kökten reddetmektedir. Çünkü müşrikler, resulün insanüstü olması gerektiğini ve ancak bu şekilde şefaat etme gücüne sahip olabileceğini düşünmektedirler.
Onlara göre bir resul, bizim gibi bir beşer olamaz; çarşıda pazarda dolaşan, yiyip içen bir insanın Allah katında şefaatçi olması mümkün değildir. Bu yüzden ya bir melek olmalı ya da insanüstü özellikler taşımalıdır; en azından mucizeler göstermelidir diyerek baştan reddetmişlerdir.
Bu reddedişin temelinde ise şefaat anlayışları yatmaktadır. Nitekim “Allah’a inanıyorsanız, bu putlara neden tapıyorsunuz?” sorusuna müşriklerin verdiği cevap, Zümer Suresi 3. ayette açıkça ifade edilmektedir.
Müşrikler şöyle diyorlardı: “Bunlar bizi Allah’a yaklaştıran aracılardır; Allah katında bize şefaat edecek olanlardır.”
İşte ayet, bu bağlamda müşriklere cevap olarak nazil olmuş ve Allah’ın—resul de dâhil olmak üzere—hiç kimseye böyle bir yetki vermediğini ifade etmiştir. Nitekim cümle olumsuz bir yapıdadır.
Peki, Allah neden şefaati kendi katında geçerli kılmamıştır? Kur’ân-ı Kerîm’de bu durum birçok yerde açıkça ifade edilmekte ve böyle bir aracılığın söz konusu olmayacağı vurgulanmaktadır.
“Şefaat” kelimesi, “şef” kökünden türemiştir ve bir kimsenin kendi başına kurtulma imkânı yokken, başka birini aracı kılarak yardım istemesi anlamına gelir. Bu da bir bakıma torpil veya kayırılma talebini ifade eder.
Neden?
Çünkü kişi, şefaat edeceğini düşündüğü kimsenin gölgesinden faydalanmak ister. Bir şeyleri başarmayı, cennete girmeyi arzu eder. Bu nedenle, şefaat edeceğine inandığı kişinin yanında bulunmasının kendisine fayda sağlayacağını; onun ağırlığının ve Allah katındaki itibarının kendisine avantaj kazandıracağını düşünür. Bu düşüncelerin tamamı, şefaat anlayışının temelinde yatan sebepler arasında yer alır.
Bu tür talepler, kişinin yeterince tanınmadığı ve işlerin adaletten ziyade hatır-gönül ilişkileriyle yürüdüğü beşerî sistemlerde ortaya çıkar. Örneğin, birini işe alırken “Ahmet abinin referansı olsun ki ben de o kişiyi tanıyayım” denir. Bu, beşerî sistemler için anlaşılabilir bir durumdur.
Ancak Allah, herkesi zaten tanır ve bilir. Bu durumda, birinin gölgesinde cennete girmeye gerçekten ihtiyaç var mıdır? Amel defterleri açıkça ortadadır. Bir başkasının yardımına veya desteğine gerek var mıdır?
Kayırma ve torpil bu dünyaya ait kavramlardır. Ne var ki, biz dünyevî ve beşerî sistemleri Allah’ın sistemiyle kıyas ettiğimizde bu tür yanlış anlayışlar ortaya çıkmaktadır.
Allah’ın katı ile insanların kurduğu düzen bir tutulmamalıdır. Zira hak eden, hak ettiği ödül ve konumu adil bir sistem içinde zaten elde eder; bu nedenle araya bir başkasını sokup onun kayırmasını ya da şefaatini beklemeye gerek yoktur. Sen hak etmişsindir ve Allah da sana hak ettiğini verecektir.
Şefaat kavramı, genellikle üst makamdan alt makama doğru bir aracılığı ifade eder. Kıyas temelli düşünen müşrik zihniyet ise Allah katını da dünyadaki sistemlere benzeterek, orada da kayırıcıların ve şefaatçilerin bulunduğunu varsayar. Oysa Kur’ân, bu tür kolaycılığı ve başkaları üzerinden kurtuluş arama anlayışını sürekli eleştirir ve reddeder.
En ‘âm Suresi 70. ayette konu özetlenirken, kayırma talebinin (şefaatin) yanına bir de rüşvet eklenmektedir. Kur’ân’da rüşvet, “fidye” kavramıyla ifade edilir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur: “Siz kurtulmak için kantar kantar fidye verseniz bile bu kabul edilmez.”
Bu neden önemlidir?
Çünkü bu anlayış, insanın imanının merkezine yerleştiğinde, kişi bunu dünyevî işlerine de yansıtır. Rüşvetle, adam kayırmayla bir yerlere gelmeye çalışır.
Bu nedenle şefaat meselesi, sadece dinî bir konu değildir; aynı zamanda ahlâkî ve toplumsal bir boyuta da sahiptir.
En’am suresinin 70nci ayeti şöyle başlıyor:
“Dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak!” Bu ifade, müşriklerin dünya hayatına bakışını da ortaya koymaktadır. Onlar işlerini kayırma, aracılık ve aşiret anlayışıyla yürütüyor; “o bizdendir, bu karşıdandır” diyerek tarafgirlik yapıyor ve rüşvetle işlerini hallediyorlardı.
Ayetin devamında ise “Allah’tan başka ne bir veli ne de bir şefaatçi vardır.” buyrularak, bu anlayış açıkça reddedilmektedir. Bu anlamda, Allah’tan başka bir yardımcı, dost ya da şefaatçi yoktur. Kişi, tüm varlığını fidye olarak verse bile bu kabul edilmez. Böylece Kur’ân-ı Kerîm, rüşvet ve kayırma temelli bu zihniyeti kesin bir şekilde reddeder.
İşlediğimiz bu üçüncü ayet de göstermektedir ki, beşer bir resulün Allah katında şefaat edeceği düşüncesi geçerli değildir. Aksine, hesap gününde böyle bir şefaatin söz konusu olmadığı açık bir şekilde ifade edilmektedir.
Allah’ın Resul’ü müminlere dünyada şefaat etmiş midir?
Evet, etmiştir. Bunu; ahlâkıyla, ayetleri değiştirmeden insanlara ulaştırmasıyla, rol model olmasıyla ve dünyevî yardımlaşmayı, dayanışmayı öğretmesiyle gerçekleştirmiştir. Ancak Allah katında durum böyle değildir; orada herkes, yalnızca kendi yaptıklarının karşılığını alır. Allah Resûlü, bir bakıma Allah’ın mesajını ve rahmetini, risalet görevi aracılığıyla insanlara ulaştırmıştır.
Dünyada şefaat, yani bir işe aracılık etmek, bu şekilde gerçekleşir. Nitekim Rabbimiz bunu Nisâ Suresi 85. ayette şöyle ifade eder:
“Kim güzel bir şefaate aracılık ederse, ondan kendisine bir pay vardır. Kim de kötü bir şefaate aracılık ederse, onun da bundan bir payı vardır.”
Dolayısıyla, birine iyilikte aracılık ederseniz bunun karşılığı size döner; aynı şekilde kötülüğe aracılık etmek de sonuçları itibarıyla yine kişiye geri döner. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu yönüyle “kötü şefaat” kavramına da dikkat çekilmektedir.
İbrahim ÇELİK




Yorumlar