top of page

KUR'AN'EN ARABİYYEN NEDİR?

 

حٰمٓۜ

وَالْكِتَابِ الْمُب۪ينِۙ


اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَۚ

 

Hâ-Mîm. Velkitâbi-lmubîn(i) İnnâ ce’alnâhu kur-ânen ‘arabiyyen le’allekum ta’kilûn(e)

(Zuhruf suresi 1,2,3)

 

Hâ-Mim. Ve mübin kitabı biz, muhakkak ki apaçık bir okuyuş kıldık. Umulur ki akledersiniz.

Hâ-Mîm. Apaçık kitaba andolsun ki, biz onu düşünüp akletmeniz için Arapça bir okuyuş kıldık.


Ancak “apaçık” olma durumu, dilin anlaşılmasıyla ilgilidir. Arapça bilmeyen biri için Arapça bir metin apaçık bir okuyuş olmaz; aksine anlamı kapatır ve örter. Bu nedenle hitabın muhatap tarafından anlaşılması, onun kendi diliyle mümkün olur.


Bir metnin “apaçık” olması, yalnızca dilinin Arapça olmasıyla değil, muhatabın onu anlayabilmesiyle gerçekleşir. Bu yüzden Arapça olan bir metin Araplar için apaçık olabilirken, başka dilleri konuşanlar için aynı açıklık söz konusu değildir.


Dolayısıyla apaçık olmayan bir metinle sorumluluk da söz konusu olmaz. Burada dikkat çekilen husus, kullanılan ifadenin oluşturduğu mantıkla ilgili bir çelişkidir.


Ayetlerin kopmaz mana bütünlüğü dikkate alınarak ilk üç ayet tek bir cümle olarak meal verilmiştir. Bu bütünlüğü daha iyi anlayabilmek için öncelikle bu üç ayette geçen belli başlı kelimelere bakmak gerekir.


Burada kitaptan bahsedilmektedir. Kitap kelimesi; toplamak, bir araya getirmek, dikmek, bağlamak ve yazmak gibi anlamlara gelir. Yazma ile ilgili olan her şey kitap kavramı altında toplanır.


Kitabın açık ve net bir şekilde anlaşılması, bir araya getirilmesiyle mümkün olur ve bu kategorizasyon harfleriyle sağlanır.


Mübin kelimesi yalnızca “açık” değil, aynı zamanda “açıklayıcı” anlamına da gelir; yani kitap, açıklayıcı ve apaçık bir okuyuştur.


Ancak her açıklayıcı olan şey, herkes için anlaşılır ve apaçık olmayabilir. Bir konu açıklanmış olsa bile kullanılan dil, literatür ve ifade biçimi, muhatabın onu anlamasına engel olabilir. Bu nedenle bir bilginin açıklanması ile apaçık anlaşılır olması her zaman aynı şey değildir.


Kur’ân-ı Kerîm hem açıklayıcıdır hem de apaçıktır; açıklayıcı yönü “mübin”, apaçık oluşu ise “arabiyyen” ifadesiyle anlatılır. Beyan etmek, bir şeyi yoktan icat etmek değil, var olanı açıklamak demektir. Bu nedenle Kur’ân mevcut olan hadiseleri, problemleri ortaya koyar; olmayan bir şeyi olmuş gibi üretmez. Bu yönüyle müellif değil, mübindir; yani mevcut sıkıntıları ve sorunları hem sosyal hem de psikolojik örneklerle beyan eder.


Amaç, bu işaretler aracılığıyla muhatabın çözümlere ulaşmasını sağlamaktır. Bu işaretler ayetlerdir; hazır çözümler sunmaz, aksine çözümlere ulaşmayı sağlayacak işaretleri gösterir.

“İnnâ ce‘alnâhu kur’ânen ‘arabiyyen” ifadesine bakıldığında, Diyanet İşleri bunu “iyice anlaşılsın diye biz onu Arapça bir Kur’ân yaptık” şeklinde meallendirmiştir.


Bu ifadeye alternatif olarak, “Biz muhakkak ki apaçık bir okuyuş kıldık” şeklinde bir meal verilmiştir.


“İyice anlaşılsın diye apaçık bir okuyuş kıldık” ifadesi ile “iyice anlaşılsın diye Arapça bir Kur’ân yaptık” ifadesi birbirinden farklıdır.


“Arabiyyen” sözcüğü, Kur’ân’ın elçiye kendi kavminin diliyle indirilişini ifade ettiği gibi, aynı zamanda Kur’ân’ı oluşturan sözlerin ses ve mana bakımından kusursuz, kolay anlaşılır ve telaffuzu rahat bir dizilimde olduğunu da anlatır. Bu kullanım, dönemin Arapları için muradın açık ve doğru şekilde ifade edilmesini ifade eder.


Bu bağlamda “Acem”, muradını tam ifade edemeyen; “Arabiyyen” ise muradını açık ve eksiksiz ifade edebilen anlamını taşır.


Arap kelimesi, Allah Resulü zamanında bir milletin ya da bir ırkın adı değildi; Kureyşlilere veya Ümeyyeoğullarına sorulduğunda kişi “Ben Arabım” değil, “Ben Kureyşliyim” diyordu. Bu nedenle “Arap” kavramı bir ırk adı olarak değil, daha sonraki süreçlerde oluşmuş bir tanımlamadır; o dönemde insanlar kendilerini kavimlerine ve aşiretlerine nispet ediyorlardı.

Bu bağlamda Hucurât suresi 14’te geçen “Araplar geldiler ve ‘iman ettik’ dediler” ifadesi, eğer ırk olarak anlaşılırsa anlam problemi ortaya çıkar; çünkü Allah Resulü de, sahabe de aynı ırktan sayılır ve “Arap Arap’a geldi, iman ettik dedi” gibi anlamsız bir yapı oluşur. Bu, “Türkler gittiler İngilizlere…” ifadesi gibi anlamlı olabilirken, “Türkler gittiler Türklere…” şeklinde anlamsız bir tekrar hâline dönüşür.


Kur’ân, “Arap” kelimesini ne bir ırk ismi olarak ne belirli bir coğrafyada yaşayan insanların adı olarak ne de sadece bir dil ismi olarak kullanır. Meallerde bu kelimenin bazı yerlerde “bedevi” olarak çevrilmesi, bu mantık hatasını fark etme çabasından kaynaklanır; ancak aynı kelime başka yerlerde “Arap” olarak bırakıldığında bir tutarsızlık ortaya çıkar.


Kur’ân’da aynı kelime farklı yerlerde farklı şekilde çevrildiğinde, örneğin bir yerde “bedevi”, başka bir yerde “Arap” denildiğinde, anlam bütünlüğü bozulur. Nitekim Kur’ân’da “Arap” kelimesi geçen yerlerin çoğunda “Arap” veya “Arapça” şeklinde çevrilirken, Hucurât suresi 14’te “bedevi” olarak çevrilmesi bu açıdan dikkat çeken bir farklılıktır.


Yapılması gereken, Arap kelimesinin geçtiği her yerde bunu “Arapça Kur’ân” veya “Arap milleti” gibi bir anlamla değil, “açık” ve “açıkta olan” anlamıyla değerlendirmektir. Çünkü kelimenin lügat anlamı bu yöndedir.


Çölde, eşyası açıkta, çadır hayatı yaşayan ve hayatı serili olan insanlar için “Arap” ifadesi kullanılır; bu anlamda bu bir ırk değil, bir sıfattır. Bu durum coğrafyaya bağlı değildir; farklı bölgelerde yaşayan insanlar için de aynı nitelik söz konusu olabilir.


Zamanla bu kelime belirli bir coğrafyada yaşayan insanların etnik adı hâline gelmiştir; ancak tarihsel süreçte oluşan bu anlam değişimini Kur’ân’ın indiği döneme ve metnin anlamına yansıtmak doğru değildir.


Bu nedenle “kur-ânen ‘arabiyyen” ifadesi, “Arapça bir Kur’ân” şeklinde değil, “apaçık bir Kur’ân” olarak anlaşılmalıdır; yani her şeyi ortada olan, muhatabından hiçbir şeyi gizlemeyen bir Kur’ân.


Kur’ân kelimesi “okuyuş” anlamına geldiği için bu ifade “apaçık bir okuyuş” şeklinde de ifade edilebilir; dolayısıyla “kur-ânen ‘arabiyyen” = “apaçık okuyuş” anlamına gelir.


Kur’ân inmeden önce İslam, fâcir, fâsık, kâfir, müşrik, mümin, müslim, ihtilaf, halife, insan, beşer, sûre, ayet, mübin, burhan, kitap, farz ve vacip gibi kavramlar zaten kullanılıyordu; ancak bu kelimeler müşrikler tarafından kullanılıyor ve henüz dinî bir bağlam taşımıyordu.


Kur’ân inmeden önce müşrikler de kendi aralarında “müslim” kelimesini kullanıyorlardı; bu kelime “teslim olan” anlamına geliyordu. Güvenilir kişilere “mümin” diyorlar, hayvanın sakınması anlamında “takva” kelimesini kullanıyorlardı.


Kur’ân ise bu mevcut kelimelerin içine yeni ve derin bir anlam yüklemiş; “takva”yı şeytani vesveselerden ve kötü duygulardan sakınma, “mümin”i güvenilir olmanın ötesinde iman eden, “müslim”i ise Allah’a teslim olan anlamında yeniden tanımlamıştır.


“Hâdî” kelimesi, deve kervanının başında yol gösteren kişi için kullanılıyordu; yani rehber, yön gösteren anlamındaydı. Kur’ân indiğinde bu kelimeyi alarak “bu kitap size hâdîdir” demiş, yani size yol gösterir ifadesiyle aynı kelimeye daha geniş ve derin bir anlam kazandırmıştır.


Kur’ân bu şekilde, dilde zaten var olan kelimeleri alıp evrensel kavramlara dönüştürmüş, onlara mecazlar ve çok katmanlı anlamlar yükleyerek dili zenginleştirmiştir. Sınırlı bir kullanım alanına sahip olan bu kelimeler, Kur’ân ile birlikte genişlemiş, derinleşmiş ve korunmuştur.


Bu nedenle Kur’ân Arapçaya mahkûm değildir; aksine Arapçayı dönüştürmüş ve ona yeni bir anlam alanı kazandırmıştır. Ancak çevirilerde birçok kelime aktarılırken “Arap” kelimesinin çoğu zaman çevrilmemesi, anlamın daralmasına ve karışıklığa yol açmaktadır.


“Umulur ki akledersiniz” ifadesi, Allah’ın bilmediği bir şeyi umması anlamına gelmez. Çünkü Allah geleceği bilir ve böyle bir beklenti içinde olması söz konusu değildir.


“Mübin kitabı biz, muhakkak ki apaçık bir okuyuş kıldık; biz umuyoruz ki siz akledersiniz” ifadesinde “ben” ya da “Allah” şeklinde tekil bir kullanım değil, “biz” ifadesi yer almaktadır. Bu kullanım, doğrudan bir cehalet ya da bilinmezlik anlamı taşımaz.


Buradaki “umulur ki akledersiniz” ifadesi, muhataba yönelik bir yönlendirme ve teşvik ifadesidir; yani akletmeniz beklenir, akletmeniz istenir anlamındadır.


Bir de “ta‘kilûn” kelimesi vardır; akletmek dediğimiz ifade buradan gelir ve kök anlamı itibarıyla zincirin halkalarını ifade eder. Akletmek, bu halkalar arasında sağlam bir bağlantı kurmak demektir; yani her bir işaret bir halka gibidir ve akleden kişi bu halkaları birleştirir. Olay ve olgular arasında bağlantı kurabilen insana akleden insan denir.


Kur’ân, ayet dediğimiz işaretler aracılığıyla büyük resmi gösterir; bu işaretleri izleyip parçaları birleştirmek ise ancak akletmekle mümkündür. Bu nedenle Kur’ân, parçadan bütüne ulaşmayı sağlayan tümevarım yöntemini kullanır.


İbrahim ÇELİK

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Bize ulaşın
Bilgi paylaşımı için burdayız...

bottom of page