Mümin kimdir?
- ibrahim Çelik

- 2 May
- 8 dakikada okunur
قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ
Kad efleha-lmu/minûn(e)
(Mu'minun 1)
Müminler felaha ermiştir.
Rabbimiz mümin tanımını 2, 3, 4 ve 5’inci ayetlerde açıklamıştır. Buradaki “fleha” kelimesini “eflaha” diye okuyoruz.
Ayette müminler felaha erecek değil, ermiştir demektedir. Erecektir dersek bunu cennete götürmemiz lazım. Fakat burada bir şeyler yapmışlar ve bu hayat tarzından dolayı felaha ermişlerdir. Bu ilk ayet bir sebep değil, sonuçtur.
Peki ne yaptılar da felaha erdiler?
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ
Elleżîne hum fî salâtihim ḣâşi’ûn(e)
(Mu'minun 2)
Onlar ki, namazında huşûludur.
Buradaki salât Farsçadan dilimize geçmiş, namazın bir sıfatıdır. Namazın bir sıfatı da hamd ile tespihtir, zikirdir, secdedir, duadır, rükûdur.
Salâtın geçtiği yer ile zikrin geçtiği yer arasındaki fark nedir?
Bir yerde namaza salât, bir yerde zikir deniliyorsa, birinde namazın destek fonksiyonunu, diğerinde namazın hatırlatma fonksiyonunu, öbüründe namazın dua fonksiyonunu anlatıyor demektir.
Namazın geçtiği yere göre anlamı değişmektedir. Hamd ile tesbih geçiyorsa, orada da namazın bir sıfatından bahsediliyordur. O sıfat ağırlıklı demektir. Aynı Esma gibi, aynı Kur’ân’ın isimleri gibi.
Salât, lügat manası olarak sırt, kuyruk sokumu, uyluk kemiği gibi manalara gelmektedir. Bu nedenle vücudu dik tutan omurgaya da bu kökten kelimeler kullanılmış. Aynı kökten gelen “salla” yöneliş, musallin yönelenler demektir. Namazda olduğu gibi Peygamber de Farsçadan dilimize geçmiştir. Peygamberin karşılığı Resul ve Nebidir.
Namaz bu manada genel bir isim iken, salât namazın sıfatlarından sadece bir tanesidir. Namazın salât fonksiyonu insanı maddi ve manevi yönden desteklemesidir. Mesela cemaat halinde kıldığımız bu namaz bize aidiyetlik hissi veriyor, bir yere bağlılık manasında bizi destekliyor. Eğer Cumalarımız bizi destekliyorsa salât fonksiyonunu yerine getiriyor demektir. Eğer namazlarımız bize bir şeyler hatırlatıyorsa, zikir fonksiyonunu yerine getiriyor demektir. Namaz olmasaydı belki kişi gündelik hayatın koşturmacasından Rabbini hatırlamayacaktı.
Burada neden namazın salat sıfatı seçilmiştir öne çıkarılmıştır?
Öncelikle namaz, ayetleri hatırlatması ve bize telkin olması yönünden zikir; insana tevazuyu öğretmesi yönünden rükû, kibiri kırması yönünden secde; bir nevi derin düşünme, meditasyon dedikleri ve huzurlu bir ortamda kişinin kendi kendini dinlemesi manasında hamd ile tesbih; kişinin içini döküp dertleşmesi imkânı sağladığı için niyaz; kendine belirlediği o hedefleri yerine getirmede bir duadır.
Dua, isteklerimizi yani gelecekte bizim istediğimiz şeylerin olması için bu manada kendimize belirlediğimiz hedeflerdir. O yüzden namaz aynı zamanda bir duadır.
Ancak okuduğumuz Mü’minûn Sûresi’nde namazın bu seviyeye nasıl ulaşacağı, yani namazın nasıl huşu ile ikame edileceği anlatılmış. “Onlar namazlarında huşulular.” Eğer bu saydığımız sıfatlar sizin namazlarınızda yoksa, namazlarınız birer ritüele dönüşmüş, her gün kıldığın bir alışkanlık haline gelmiştir. Bu da sizin namazınızda huşunun eksik olduğunu gösterir.
Huşuyu nasıl elde edeceğiz, huşu ne demektir?
Gerçek müminler, tüm alışkanlıklardan, heva çukurlarından kurtulup kendilerini mümin ve verimli tarla gibi hazırlamıştır. Bunun tarifi de namazdır. Namaz bu manada bir amaç değil, bir araçtır. Bu aracı huşu ile eda edenlere artık bir iyilik edildiğinde, artık o yüz tane veren verimli toprak gibi olur. Huşunun kelime manası, bilgi ve bilinçten kaynaklanan bir hâli anlatmaktadır.
Mesela Allah’ın büyüklüğü hakkında insanın bilgisi arttıkça mütevaziliği, küçüklüğü ve acziyeti yani huşusu artıyor. Huşu bilinçli müminlere dünyada nispet edilir, kâfir ve münafıklara ahirette isnat edilir. Ahirette bilincin artmış, korkun artmış, çok da bir faydası yok. Bunun dünyada olması lazım.
Huşunun manası mütevazı bir duruş, korku, ürpermedir. Arap dilinde bakışın yere dikilmesi, gözleri kapamak, sesi alçaltmak, kederli bir tavır takınmak, boyun bükmek ve tevazu gibi anlamlar taşımaktadır.
Huşu, namazda insanın nasıl bir duruş içinde olmasından bahsediyor. Huşu, namazda bir saygı duruşudur. Bu saygı da içten gelecek, gösteriş yapmak için değil. Cemaat içinde öyle görüneyim, evde başka olayım değil. Namazda huşûyu artırmak için ne yapmalıyız? Bunu da 3. ayet bize açıklamaktadır.
وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَۙ
Velleżîne hum ‘ani-llaġvi mu’ridûn
(Mu'minun 3)
Ve onlar ki, boş şeylerden yüz çevirir.
Namazdaki huşûyu arttırmanın birinci şartı ayette belirtilmiş olup, bu “onlar ki boş şeylerden yüz çevirir” diyerek ifade edilmiştir.
Boş şeylerden yüz çevirmenin namaz ile nasıl bir alakası var?
Buradaki “lağv” kelimesi hükmü kalkmak, gereksiz olmak manasındadır. Türkçemizde de kullanırız. Mesela “Bakan görevinden lağvedildi.” Artık o, o makamda değil, hükmü kalkmış.
Söz açısından kullandığımız zaman saçmalamak, sözünde hatalı ve yanlış olmak, boş söz söylemek. Yani bakanın koltuğu boşaldı, burada da boş konuşmak manasındadır. Fayda ve menfaat elde etmeyen ve önemsenmeyen söz veya günah olarak lügatlerde anlatılmış. Kısaca Arapçadaki “lağv” sözcüğü, kişinin amacına ulaşmasında yararı olmayan her tür boş ve anlamsız şey için kullanılmış.
Bu ifadenin namaz ve huşû ile alakası nedir?
“Onlar namazlarında huşûludur” ikinci ayet. Üçüncü ayet de Nisa Sûresi 43’üncü ayette bize izah edilmiştir: “Ne dediğinizi bilinceye kadar salata/namaza yaklaşmayın.”
Sözün anlamsızlığı sadece muhatabın değil, kendi söylediklerinin de ne konuştuğunu anlamaması demektir. Yani sadece karşı sizi anlamazsa değil, kendiniz de ne dediğinizi anlamadığınız zaman aklınızın sukârâ oluşundan bahsedebiliriz.
Okunan ayet veya duaların ne manaya geldiği bilmeden okumak veya anlamadıkları Sûreleri sürekli tekrarlamak, namazı tekdüze bir hale çevirip huşûyu azaltmaktadır. Çünkü namazda ne dediğini bilmeyen bir kişinin huşûsu nasıl oluşsun? Bakın: “Onlar namazlarında huşûludur. Ve onlar ne dediklerini bilirler.” İkinci ve üçüncü ayetler, huşûlu namaz kılmanın nasıl olacağını belirtmektedir.
Allah Resul’ü ve sahabe, namazda okudukları Sûrelerin tamamını kendi ana dillerinde okudukları için hayatları boyunca hiç manasını bilmedikleri bir cümle kullanmadılar. Anlamadıkları bir cümle söylemediler.
Peygamberin asıl sünneti nedir, bir düşünün!
Arapçasını gramerine, noktasına, virgülüne kadar dikkat edip okumak mı asıl sünneti? Yoksa ne dediğimizi bilecek bir şuurda olmak mı asıl sünnet?
Sen eğer dünyalıklar ile sarhoş olduysan, namazda okuduğun Sûrelerden çok verdiğin para, aldığın para, ticaretin gibi şeyler düşünürsün. Çünkü aklın onunla sarhoş olmuş.
Veya biri bir genç kızı seviyor. Şimdi o gencin bu duygular içinde namaz kıldığını düşünelim. Bu kişi okuduğu Sûrenin manasının ne olduğunun ne söylediğinin farkında değildir. Bunun kıldığı namazda huşû yoktur. Çünkü aklı bir başka yerde, aklı onunla sarhoş olmuş.
Rabbimiz bu şekilde namaza yaklaşmayın demiş. Aklını toparla, aklına bir abdest aldır, şeytani duygu ve düşüncelerden uzaklaş, ondan sonra gel huzurumda dur demiştir. Yani ne dediğini bil. Ne dediğini bilmek senin huşûnu arttırır.
İnsan her namazda huşûyu aynı seviyede tutamaz. Huşûyu arttıran giyim kuşam olabilir, beden sağlığı olabilir, zihin berraklığı olabilir. Bunlar doğrudan huşûnuzu etkiler. Hasta olan bir adam namazdan o kadar yüksek bir huşû elde edemeyebilir. Çünkü her yeri ağrır, sızısı vardır, sıkıntısı vardır. Bazen tarihi bir camide kıldığınız namaz sizin huşûnuzu arttırabiliyor. O yüzden “namazlarda” değil, “namazında huşûludur” şeklinde ince detaylı bir kullanım yapılmış.
وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِلزَّكٰوةِ فَاعِلُونَۙ
Velleżîne hum lizzekâti fâ’ilûn(e)
(Mu'minun 4)
Ve onlar ki, zekât için çalışırlar.
Onlar zekâtlarının failidir. Kurân’ı Kerim’de “zekâtı verirler” kalıbı var. Burada “zekâtı verirler” demiyor. “Onlar zekât için çalışırlar” diyor. Arapçasında “verirler” yoktur.
Bunun namaz ile bağlantısı nedir? İkinci ayet namazdan bahsediyor, 9’uncu ayet de namazdan bahsediyor. Bu okuduğumuz altı emri bir şekilde salatla yakından uzaktan bir alakası olmasın. Zaten Kurân’ı Kerim’de namaz ve zekât yan yana gelir.
Kurân’da zekâtın olduğu yerde neden hep namaz gelir? Kurân’da ahlaki temizliğin kastedildiği yerlerde tezkiye, arınma kavramı cümle içinde yalın halde “zekka” fiili ve türevleri ile birlikte ifade edilmiştir. Bu ayette ise “ve atuz zekate – onlar zekâtın failidir” yerine “zekât için çalışırlar” gibi bir kelime kullanılmış.
Zekâtın faili olma ifadesi, sadece maddi servetten fakirlere vermek, paylaşmak manasının yanında bu maddi paylaşımın maneviyatı da arındırması boyutuna bizi ulaştırabiliyor. Zekât paranın içindeki hakları temizler, arındırır. Vergi değildir. Vergi devlete verilir, zekât fakire verilir.
Hayatta beraber yaşamanın getirdiği bazı hak yemeler oluyor; zekâtta sen kendi gelirini paylaşıyorsun. İnfakta ise bunu gizli bir şekilde yapıyorsun. Sadakada ise Allah’a olan sadakatini ispatlamak için bunu yapıyorsun.
Zekâtta 1/40 şeklinde bir oran yok. Herkesin maddi geliri ve borç durumu aynı değildir. Bir standart belirlemişler ama alimlerin standartı belirlediği piyasa da yok şu an. Belki onlar kendi yaşadıkları dönemde doğru bir rakam belirlemişler, uygulamışlar. Ama şartlar değişti, ekonomi değişti, her şey değişti. O yüzden “imanınız oranında – imkânınız oranında” zekât verin. 1/40 züğürt zekâtı imiş.
Zekât vererek zekâtın arındırmasından istifade etmeye çalışırlar gibi bir açılımı var bu ayetin. Zekât maddi fedakârlık olduğu gibi tezkiye, arınma da bir fedakârlık ister.
Huşû ve bilinç ile kılınan namazın zekâtla bağlantısı nedir? Ben, gösterişten uzak zekât verdiğim zaman bu benim namazımdaki huşûyu arttırıyor. Çünkü aklım artık o parada, dünyalıklarda değil; alacağım arabada veya eşyada değil. Zekâtı vermenin insanı paranın tahakkümünden arındırma gibi bir fonksiyonu var. Malın malı olmuyor, daha özgür oluyorsunuz.
Dünya malı ile sarhoş olup ne dediğini bile bilmeyen birinin namazı nasıl huşûlu olabilir? İşte verilen zekât bu arınmaya ve namazdaki huşûya katkı sağlar. Kurân’da namaz ve zekâtın arkalı önlü gelmesinin hikmetlerinden sadece bir tanesi de budur.
Mu’minun Sûresi’ndeki bu ayetlerin başlarında “ve”ler var. O yüzden biz bunların hepsini namaza bağladık. Çünkü böyle bir muradı ilahinin olduğu kanaatindeyiz.
وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ
Velleżîne hum lifurûcihim hâfizûn(e)
(Mu'minun 5)
Ve onlar furûclarının hafızıdır, yani furûclarını muhafaza eder, korur.
Diyanet İşleri Meali (Eski): 5,6. Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler.
Diyanet İşleri Meali (Yeni)5: Onlar ki, ırzlarını korurlar.
Diyanet İşleri Meali(Yeni)6: Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.
(Not:Diyanet'ten örnek verilmesi çok okunmasındandır. Başka bir amacı yoktur,)
Çok sıkıntılı? Çünkü namaz ile bir alakası yok. Bir de burada ırz, namus geçiyor mu?
Diyanetin meal çevirisine göre: 5-ırzlarını korurlar ama cariyelere karşı, elinin altındakilere karşı serbest. Hatta bunu yapanları da kınamayın gibi ifade ile 6’ncı ayeti bitirmiş.
Biz 5’inci ayete kelime kelime meal vererek gidelim:
“Ve onlar furûclarının hafızıdır, yani furûclarını muhafaza eder, korur.”
Furûc kelimesi ırz, namus, cinsellik mi? Yoksa başka bir şey mi?
Bizim sözlüğümüz Kurân’ın kendisidir. Kurân bu kelimeyi hangi manada, hangi bağlamda kullanmış? Buraya vereceğimiz mana çok önemli. Buraya vereceğimiz mana 6’ncı ayeti de değiştirecektir.
Bu ayet için hep ırzlarını, namuslarını koruyan, zinaya yaklaşanlar gibi manalar verilmiştir. Ancak verilen bu manalar, ayette seçilen kelimeler ve iç bağlam ile uyuşmaz. Ancak burada ırzlarını, cinselliklerini korurlar gibi bir mana söz konusu değildir. Eşleri ve köleleri yani cariyeleri hariç ifadesinin Kurân bütünlüğünde nikahsız birlikteliğe sebep olacak bir açılıma dönüştüğü için Kurân bütünlüğüne de uymaz.
Buradaki “furûc” bizce: “Velleżîne hum lifurûcihim hâfizûn(e) – Ve onlar edep yerlerini muhafaza ederler.”
Edep yerini muhafaza etmekle ırzı korumak arasındaki derin farkı herhalde anlamışızdır. Furûc kelimesi ferc kelimesinin çoğuludur. Ferc kelimesinin kökeni ise iki şeyin arasındaki aralık veya yarık demektir. İki ayağın ya da bacağın arasına furûc diyor Lisanü’l Arap ve müfredat. Zamanla bu edep yerine dönüşmüş ve kinaye olarak kullanılmış. Kur’an’ı Kerim’de Kaf Sûresi 6’da “Gökyüzünde hiçbir çatlağın, yarığın olmadığı” bu kelime ile ifade ediliyor. Furûc kelimesi o gökyüzündeki yarık için kullanılmış. Cinsellikle veya diğer manalarla ilgili bir şey değil. Kelimenin kök manası bu.
Mesela Enbiya Sûresi’nin 91’inci ayetinde Hz. Meryem için: “Hani bir de o güzel örtünen kız vardı” diyor. Siz buna “ırzını, namusunu koruyan kız vardı” diye meal veriyorsunuz. Hayır. “Örtünen, furûcunu kapatan bir kız vardı” şeklinde meal vermeniz gerekmektedir.
Burada “ahsenet ferceha” ifadesi geçmiş. Güzel örtünen demektir. Tesettürü güzel olan kız. Kadınların giydiği o feracenin nereden geldiğini anladık. Örtünmek, edep yerini belli etmeyen bol ve uzun giysilerle örtmek demektir.
Görüldüğü gibi furûc kelimesinin ilk manası kesinlikle ırz, namus, cinsellik değil edep yeridir.
Kelimeyi asıl manada düşündüğünüzde Nur Sûresi 30’uncu ayet bize nasıl bir açılım sağladı: “Mümin erkeklere söyle! Gözlerini sakınsınlar ve edep yerlerini muhafaza etsinler (ırzlarını, namuslarını değil. Düzgün giyinsinler. Oralarını buralarını açmasınlar.
Kur’an’ı Kerim’in indiği dönemde iç çamaşırı yok. Bir bez parçası, 50 derece sıcaklık. Adamlar sarıyor çıkıp geziyor. Ortam bu. Bu ortamda ne diyor? Fercinizi örtün.), bu kendileri için daha temizdir. Allah ne yaptığınızdan haberdardır.” (Nur 30)
Gelenek, fercleri muhafaza etmekten göbek ile diz kapağın arasını kapatmak olarak anlamış. Kelimenin manasına baktığımızda bu uygulamanın da doğru olduğunu görüyoruz.
Mesela adam şort giymiş ama altta çamaşırı var. Oturup kalktığında avret mahalli görünmüyor. Ama o zamanlar öyle bir şey yok. Kültürde, örfte örtünme nasılsa tavsiye ediyor Kur’an’ı Kerim.
Mu’minun Sûresi, ferclerini, furûclarını örterek arınıp huşu bulacaklarından bahsetmektedir. Zira günahı elbise işlemez. Günaha kişinin seçimleri sebep olur. Takva, çıplak ibadet yapmak değildir. Furûc denen edep yerlerini muhafaza ederek, kıyafetler giyerek yapılan ibadeti Allah kabul ediyor. Halkın kınaması manası var ama Allah kınamaz.
İbrahim ÇELİK




Yorumlar