top of page

Rabbimiz mümini nasıl tanımlıyor?

 

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَانًا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ

İnnemâ-lmu/minûne-lleżîne iżâ żukira(A)llâhu vecilet kulûbuhum ve-iżâ tuliyet ‘aleyhim âyâtuhu zâdet-hum îmânen ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)

(Enfal suresi 2)

 

Müminler öyle kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir, Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman onların imanını artırır da Rablerine tevekkül ederler.

 

Bu insanlar takva yönlerini güçlendirdikleri için, Allah zikredildiğinde kalpleri titremektedir. Zikir; sadece anmak değil, aynı zamanda anlamak, hatırlamak ve bilinçle idrak etmekle ilgili bir kavramdır. Demek ki takva yönünü güçlendiren insan, Allah anıldığında derinden etkilenir; kalbinde bir sorumluluk ve saygı hissi uyanır, Allah anıldığında kalbi titrer. Bu, son derece önemli bir göstergedir. İnsan, ruh dünyasını kirletmemelidir.


Fücur yönünü besleyen ve günaha meyleden kimse ise Allah zikredildiğinde hiçbir şey hissetmez. Çünkü Allah insana iyiliğe ve kötülüğe yönelme potansiyelini birlikte vermiştir. Hangisi beslenirse, insanın karakterinde ve hayatında o yön güç kazanır.


” Sonra ona fücurunu ve takvasını ilham etti.” (Şems 8)

 

İnsanda yaratılıştan gelen hem fücur hem de takva yönü bulunmaktadır. Kişi takva yönünü güçlendirdikçe, ilahî vahye karşı kalbi daha duyarlı hâle gelir; Allah'ın ayetlerinden etkilenir ve sorumluluk bilinci gelişir.

 

Buna karşılık, fücur yönünü besleyip güçlendiren kimse ise ilahî vahye karşı giderek duyarsızlaşır. Zamanla Allah'ın ayetleri onu eskisi gibi etkilemez, kalbi hakikate karşı katılaşır ve manevi hassasiyetini kaybetmeye başlar.

 

Eğer vahyedilen muhatap cansız varlıklarsa, bu vahiy tabiat kanunları şeklinde tecelli eder ve insanın yararına işleyen bir düzen oluşturur.

 

Muhatap canlı fakat iradesiz varlıklarsa, bu vahiy fıtrat ve içgüdü olarak ortaya çıkar. Böylece bütün canlılar kendilerine verilen ilahî program doğrultusunda hareket eder ve insanın hizmetine sunulmuş, yani musahhar kılınmış olur.

 

Örneğin bir arı kolonisinin bir sezonda 10 kg bal ürettiğini varsayalım. Bunun yaklaşık 1 kg'ı kendi yaşamını sürdürmesi ve temel ihtiyaçlarını karşılaması için kullanılır; geri kalan 9 kg ise ihtiyacının üzerinde üretilmiş bir fazlalıktır. Bu durum, doğadaki birçok canlının yalnızca kendisi için değil, ekosistemin ve diğer canlıların yararına da üretim yaptığını gösteren dikkat çekici bir örnektir.

 

Eğer vahyin muhatabı beşer ise, buna vicdan aracılığıyla ilham edilen takva ve kalbe verilen vahiy diyebiliriz. Bu, halk arasında vicdanın sesi olarak ifade edilen yöneliştir.

 

Kur'an'da kâfir, hakikatin üzerini örten kimse anlamına gelir. Bu sebeple, bir insan hangi inançtan olursa olsun zaman zaman doğru ve adil bir davranış sergileyebilir. Bu da Allah'ın yaratılıştan insanın fıtratına yerleştirdiği vicdani yönelişin ve ilahî rehberliğin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.


Beşer, fücura meyletme potansiyeline sahip olduğu gibi takvaya yönelme kabiliyetine de sahiptir. Allah, insanı fücurun etkisine karşı koruyacak şekilde ona takvayı ilham etmiştir. Bu ilham, insanın vicdanında hak ile batılı ayırt edebilmesini sağlayan fıtrî bir rehberliktir.


Ancak bir resul aynı zamanda nebi ise, Allah ona bunun ötesinde ayetleriyle hakikati vahyeder ve kitap verir. Böylece bütün insanlığa yol gösterecek ilahî rehberlik, vahyedilen kitap aracılığıyla tebliğ edilmiş olur.


İman, artan ve eksilen dinamik bir değerdir. Uzun yıllar boyunca imanın değişmeyen, sabit bir özellik olduğu düşünülmüştür. Sanki bir insan Müslüman bir ailede doğmuş ve iman etmişse, artık ömrünün sonuna kadar aynı iman seviyesinde kalacakmış gibi bir anlayış hâkim olmuştur. Oysa Kur'an'ın ortaya koyduğu tablo bundan farklıdır. İnsan her an imanını kaybedebilir, küfür çizgisine düşebilir. Bunu en iyi ifade eden ayet:


“İmanlarını kat kat arttırmaları için inananların kalplerine huzur ve güven veren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Alim’dir, Hakim’dir.” (Fetih 4)


İnsan, imanını güçlendirebileceği gibi zayıflatabilir de. Her an imanını koruyabileceği gibi, küfre götüren tutum ve davranışlara da yönelebilir. Bu nedenle iman, sürekli korunması, beslenmesi ve geliştirilmesi gereken bir bilinç hâlidir. Kur'an da imanın artabileceğini ve insanın hidayetini koruyabilmesi için sürekli çaba göstermesi gerektiğini vurgulamaktadır.


Bir savaş ortamı, Allah'a olan imanın ve güvenin kat kat artmasına vesile olabilir. Çünkü böyle zamanlarda insanın kalbinde ne kadar güven ve teslimiyet bulunduğu ortaya çıkar. Allah da kulunun kalbindeki bu güveni bilir; samimiyetine göre onu artırır veya zayıflamasına izin verir.


İnsan, Kur'an ayetlerinde hiçbir çelişki görmediğinde, onların doğrudan kendi hayatına hitap ettiğini fark ettiğinde ve asırlar önce indirilmiş olmasına rağmen günümüzün problemlerine çözüm sunduğunu gördüğünde, Allah'a olan güveni daha da güçlenir. İşte bu tecrübe, müminin imanını besleyen ve Allah'a olan teslimiyetini kat kat artıran en önemli sebeplerden biridir.


Eğer bir insan Allah'ın ayetlerini işittiğinde kalbi ürpermiyor, Allah'a olan imanı ve güveni artmıyorsa, kendi imanını samimiyetle muhasebe etmelidir. Çünkü bu durum, kişinin manevi hayatında bir zafiyet bulunduğuna işaret edebilir.

 

Kur'an, müminlerin Allah anıldığında kalplerinin titrediğini ve ayetleri okunduğunda imanlarının arttığını bildirir. Bu sebeple, ilahî vahiy karşısında duyarsız kalmak, insanın kalbini ve imanını yeniden gözden geçirmesini gerektiren önemli bir uyarı olarak değerlendirilmelidir.

 

İmanı bir ağaca benzetebiliriz.


Bu ağacın kökü, marifettir; yani hakikate dair bilgidir. Marifetullah, Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımaktır. Bir insanın Allah'ı tanıması ve O'na dair bilgisi arttıkça, iman ağacının kökleri de o ölçüde sağlamlaşır. Ancak iman sadece bilgiden ibaret değildir. Kök, Kur'an vahyi ve kâinat kitabından beslenerek sürekli güçlenir.


Ağacın gövdesi, bu bilginin insanda oluşturduğu teslimiyet ve tasdiktir. Yani İslam'dır. İnsan, öğrendiği hakikati tasdik eder, ona teslim olur ve hayatını bu teslimiyet üzerine inşa eder. Gövde, kökten aldığı güçle ayakta durur; tıpkı teslimiyetin de marifetten beslenmesi gibi.


Ağacın dalları ise ikrardır. Her teslim olan insan, bu teslimiyetini farklı şekillerde ortaya koyar. İkrar, sadece dil ile "inandım" demek değildir; aynı zamanda insanın inandığı hakikati hayatına yansıtması ve çevresine göstermesidir. Böylece kökten beslenen bilgi, gövdede teslimiyete, dallarda ise söz ve davranışlarla görünür hâle gelir.


Bu ağacın meyvesi ise ameldir. Meyve vermeyen bir ağacın nasıl beklenen faydayı sağlaması mümkün değilse, amelle desteklenmeyen iman da olgunluğunu ortaya koyamaz. Salih amel, iman ağacının tabiî meyvesidir.


Dolayısıyla iman ağacının kökü olan marifet, akleden kalbin hakikate dair bilgisidir. Bu bilgi vahiy ile beslenir, teslimiyete dönüşür, ikrarla görünür hâle gelir ve sonunda salih ameller olarak meyve verir. İman bilgiden doğar; fakat yalnızca bilgiden ibaret değildir. Bilgi, teslimiyet, ikrar ve amel bir araya geldiğinde iman kemale doğru gelişir.


Teslimiyet olmadan tek başına bilgi, insanı hakikate ulaştırmaya yetmez. Bu durumu Kur'an, Cuma Suresi'nin 5. ayetinde çarpıcı bir benzetmeyle anlatmaktadır. Gövdesi olmayan, sadece kökü bulunan bir ağaç nasıl ayakta duramazsa, teslimiyetle desteklenmeyen bilgi de insanı olgunlaştırmaz.


Sadece bilgi sahibi olmak, o bilgiyi hayata taşımadıkça kişiye gerçek anlamda bir fayda sağlamaz. Kur'an'ın ifadesiyle, kendilerine Tevrat yüklenip de onun gereğini yerine getirmeyenlerin durumu, sırtında kitaplar taşıyan bir eşeğe benzetilmektedir. Çünkü bilgi, teslimiyetle birleşmediğinde insanı dönüştürmez; sadece zihinde taşınan bir yüke dönüşür.

 

“Tevrat’ı bilip sonra onun öğretilerine uymayanlar, sırtında kitapları taşıyan eşek gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan toplumun durumu ne kötüdür! Allah böyle zalim toplumu doğru yola iletmez.” (Cuma 5)


Yani gövde yoksa, dallar yoksa, meyve yoksa; geriye sadece kök ve kuru bir kütük kalır. Böyle bir bilgi, Kur'an'ın benzetmesiyle kitap yüklü eşeğin durumuna benzer. Çünkü eşeğin sırtına ne kadar kitap yüklerseniz yükleyin, o kitapların anlamını kavrayamaz ve onları hayatına uygulayamaz.


İnsan için de durum aynıdır. Bilgi, teslimiyetle birleşmediği; teslimiyet ikrarla görünür hâle gelmediği ve sonunda salih amellere dönüşmediği sürece, kişiyi olgunlaştıran bir değere dönüşmez. Hakiki iman, yalnızca bilgi sahibi olmak değil; o bilgiyi anlayıp benimsemek, ona teslim olmak ve onu hayatın her alanına yansıtmaktır.


Peki, Kur'an bu insanların Allah'ın ayetlerini nasıl yalanladıklarını söylüyor? Dilleriyle mi? Hayır.


Onlar Tevrat'ı biliyorlardı; ancak bildiklerini hayatlarına yansıtmıyorlardı. İşte Kur'an, hakikati bilip gereğini yerine getirmemeyi de ayetleri yalanlamak olarak nitelendiriyor. Çünkü yalanlamak sadece sözle inkâr etmek değildir; bildiği hakikati yaşamamak da fiilî bir yalanlamadır.


Bu nedenle, bir insanın diliyle "Lâ ilâhe illallah, Muhammed ’ün Resûlullah." demesi tek başına yeterli değildir.


Eğer bu ikrar, hayatında karşılığını bulmuyorsa, Kur'an'ın benzetmesiyle sırtında kitap taşıyan bir eşekten farkı kalmaz. İman, mutlaka salih amellerle görünür hâle gelmelidir.

Bunun gibi, bilgisiz bir teslimiyet de sağlıklı değildir. Kökü olmayan bir gövde nasıl ayakta duramazsa, bilgiyle beslenmeyen bir iman da en küçük bir sarsıntıda yıkılabilir. Köksüz bir ağacın ilk rüzgârda devrilmesi gibi, marifetle beslenmeyen teslimiyet de kalıcı ve sağlam olamaz.


Dolayısıyla iman; marifet, teslimiyet, ikrar ve salih amelin bir bütün olarak bir araya gelmesiyle kemale erer. Bu unsurlardan biri eksik kaldığında, iman ağacı da eksik ve zayıf kalacaktır.


“Bedeviler iman ettik dediler. (Kök yoktu) De ki: “Henüz iman etmiş sayılmazsınız. İslam olduk deyin. (Gövde var)” (Hucurat 14)


Bilgisizce yapılan teslimiyet, Kur'an'ın tasvir ettiği bedevîlerin imanına benzer. Kökü olmayan bir ağacın en küçük bir rüzgârda devrilmesi gibi, bilgiyle beslenmeyen bir teslimiyet de en küçük bir şüphe veya imtihan karşısında sarsılır. Böyle bir iman ne sağlam bir karakter inşa edebilir ne de salih ameller üreterek çevresine fayda sağlayabilir.

Bedevî imanı, çoğu zaman kişinin bilinçli bir tercihten ziyade içinde doğup büyüdüğü çevrenin etkisiyle benimsediği bir aidiyeti ifade eder. Anne ve babası Müslüman olduğu için kendisini Müslüman olarak tanımlar; ancak bu inancını bilgiyle temellendirmemiştir.


İçinde yaşadığı toplumda başka bir inancı tercih etmesi ağır sosyal baskılara, dışlanmaya veya aforoz edilmeye yol açabileceği için, "Ben de Müslümanım." demeyi sürdürür. Buna rağmen, Müslüman olmanın gerektirdiği ahlaki ve dinî sorumlulukları hayatına yansıtmaz.

Kur'an'ın hedeflediği iman ise, sadece toplumsal bir kimlik veya miras olarak devralınan bir aidiyet değil; bilgiyle beslenen, bilinçle benimsenen, teslimiyetle güçlenen ve salih amellerle meyve veren diri bir imandır.


Bir de gövdesi olan, yani dışarıdan Müslüman gibi görünen; fakat kökleri hakikatten beslenmeyen bir insan tipi vardır. Gövde vardır, ancak kökü Kur'an'dan ve vahiyden beslenmez. Dış görünüşte teslimiyet vardır; fakat bu teslimiyet sağlam bir iman temeline dayanmaz. Kur'an, bu insan tipini münafık olarak tanımlar.


Toplumun en tehlikeli hastalıklarından biri de budur. Çünkü münafık, dışarıdan iman etmiş gibi görünür; ancak kalbi hakikate bağlı değildir. Bu yüzden en küçük bir menfaat veya çıkar karşısında yön değiştirebilir.


Kur'an, bu insan tipini Kur'an'ın Münafıkûn Suresi'nde şöyle tasvir etmektedir:


“Onları gördüğünde, bedenleri onlar sanki elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her sesi kendi aleyhinde sayarlar onlar gerçek düşmanlardır. Onlardan sakının; Allah onları kahretsin, nasıl da haktan döndürülüyorlar!” (Münafıkûn 4)


Bu benzetme, iman ağacı açısından oldukça dikkat çekicidir. Onların gövdeleri vardır; dış görünüşleri Müslüman gibidir ve insanın hoşuna gider. Dalları da vardır; konuştuklarında etkileyici konuşurlar, güzel söz söylerler. Fakat bütün bunlara rağmen, kökleri sağlam değildir. Hakikatten ve vahiyden beslenmeyen bir kökleri olduğu için, Kur'an onları "elbise giydirilmiş kütükler" olarak nitelendirir.


Kütüğün dışı düzgün olabilir; ancak canlı değildir, kökü toprağa bağlı değildir ve meyve veremez. Aynı şekilde münafık da dışarıdan iman etmiş gibi görünür; fakat kalbinde hakiki iman bulunmadığı için manevi anlamda diri değildir.


Bu sebeple ayette, "Her sesi kendi aleyhlerine sanırlar." buyrulmaktadır. Çünkü iç dünyalarında sürekli bir güvensizlik ve huzursuzluk vardır. Sağlam bir iman temeline sahip olmadıkları için, en küçük bir uyarıyı veya eleştiriyi bile kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılarlar.


İşte Kur'an'ın çizdiği bu tablo, dış görünüşün ve güzel sözün tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Asıl belirleyici olan, kalpte kök salmış sahih iman ve onun hayata yansıyan salih amelleridir.


Gövdesi İslam'dır, sözleri de İslam'ı yansıtır; ancak içi boştur. Dışarıdan bakıldığında Müslüman gibi görünür, İslami kavramlarla konuşur ve güzel sözler söyler. Fakat bütün bunları besleyen sağlam bir kök, yani hakiki iman yoktur. Kök olmayınca gövde ayakta duramaz, dallar meyve veremez. Bu yüzden dış görünüş ve sözler ne kadar etkileyici olursa olsun, kalpte iman bulunmadığı sürece bunlar insanı hakikate ulaştırmaya yetmez.

Bunların yeri:

 

“Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara bir yardımcı bulamazsın.” (Nisa 145)


Kur'an'a göre Hristiyan'dan, Yahudi'den ve putperestten daha aşağı bir konumda yer alan münafıklık, inkârın en tehlikeli biçimlerinden biridir. Bu sebeple münafıklar, hakikati açıkça reddeden kimselerden daha ağır bir sorumluluk altındadır. Dışarıdan Müslüman gibi görünmelerine rağmen, kalplerinde iman bulunmadığı için Kur'an onların cehennemin en alt tabakasında olacaklarını bildirmektedir.


Münafıkların en dikkat çekici özelliği, ibadetleri şeklen yerine getirmeleridir. Allah Resulü'nün arkasında beş vakit namaz kılıyorlar, hac ibadetini yerine getiriyorlar, zekât veriyorlar ve toplum içinde dindar bir görünüm sergiliyorlar.  Ancak bütün bunlar, hakiki imandan beslenmeyen bir dış görünüşten ibarettir. Gövde vardır, söz vardır; fakat kök yoktur. Fakat Allah onları cehennemin en dibine atmış.


İslam görünen her Müslüman, içinde potansiyel bir münafıklık tohumu taşır. Çevre, ortam ve şartlar elverdiğinde bu münafıklık ortaya çıkar. Münafıklık yalnızca Allah'a karşı yapılmaz; kişi patronundan korkup iki yüzlü bir tavır sergileyebilir, eşinden korkup münafıklık yapabilir. Yani kendinde olmayan özellikleri söyler, inanmadığı hususları dile getirir ve gerçekte öyle biri olmadığı halde kendini farklı gösterir. Bu durumun en uç noktası ise Allah'a karşı yapılanıdır.


İnsanlar çoğu zaman bir kimsenin yalnızca dış yüzünü görür. Kalbindeki niyeti ve gerçek inancını bilemezler. Fakat el-Muhît olan Allah, her şeyi kuşatandır; kalplerin özünü, niyetleri ve gizlenen düşünceleri eksiksiz bilir. Bu sebeple münafık, insanları aldatabilse bile Allah'ı asla aldatamaz. Kur'an'ın verdiği en önemli mesajlardan biri de budur: İmanın değeri, dış görünüşten önce kalpteki samimiyetle ölçülür.


Peki, insan münafık olup olmadığını nasıl anlayabilir?


Kur'an, münafıkların dış görünüşleriyle değil, Allah'ın bildiği iç yüzleriyle değerlendirildiğini göstermektedir. Nitekim şöyle buyrulur:


"Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma; kabrinin başında da durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulü'nü inkâr ettiler ve yoldan çıkmış olarak öldüler." (Tevbe, 9/84)


Bu ayet, önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Münafıklar, hayatları boyunca Müslüman gibi yaşamış, toplum içinde Müslüman olarak tanınmış kimselerdi. Hatta Allah Resulü de onların kalplerindekini bilmediği için, vefat ettiklerinde cenaze namazlarını kıldırıyordu. Bunun üzerine Allah, onların gerçek durumunu bildirerek artık cenaze namazlarını kılmamasını emretmiştir.


Bu da gösteriyor ki, insanların dış görünüşü ve ibadetleri tek başına hakiki imanın ölçüsü değildir. Asıl belirleyici olan, Allah'ın bildiği kalpteki iman ve samimiyettir. Bu sebeple kişi, başkalarının imanını sorgulamaktan önce kendi kalbini muhasebe etmeli; ibadetlerinin, sözlerinin ve davranışlarının gerçekten Allah rızası için mi, yoksa gösteriş, menfaat veya korku gibi sebeplerle mi yapıldığını samimiyetle değerlendirmelidir.


Kur'an, münafıkların en belirgin özelliklerinden birini şu ayetlerle ortaya koymaktadır:


"Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının inkârcı olarak çıkmasını ister." (Tevbe, 9/85)


Bu ayet, mal ve evlat sahibi olmanın tek başına Allah'ın razı olduğu bir hayatın göstergesi olmadığını ortaya koymaktadır. Dışarıdan bakıldığında münafıkların maddi imkânları geniş, aile düzenleri yerinde ve toplumdaki konumları güçlü olabilir. Ancak Kur'an, müminleri bu görüntüye aldanmamaları konusunda uyarmaktadır. Çünkü asıl değer, sahip olunan nimetler değil; o nimetlerin Allah yolunda nasıl kullanıldığıdır.


Ardından Kur'an, münafıklığın davranışlara nasıl yansıdığını şöyle anlatmaktadır:


"'Allah'a iman edin ve Resulü ile birlikte cihada çıkın.' diye bir sûre indirildiğinde, içlerinden imkân sahibi olanlar senden izin istediler ve 'Bizi bırak, oturanlarla beraber olalım.' dediler. Geride kalanlarla birlikte bulunmaya razı oldular. Kalpleri mühürlenmiştir; bu yüzden anlayamazlar. Resul ve beraberindeki müminler ise malları ve canlarıyla mücadele ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler de onlardır." (Tevbe, 9/86-88)


Burada Kur'an, iman ile nifak arasındaki temel farkı ortaya koymaktadır. Münafık, imkânı olduğu hâlde fedakârlıktan kaçınır; menfaatini, güvenliğini ve rahatını hakikatin önüne koyar. Mümin ise gerektiğinde malıyla, canıyla ve bütün imkânlarıyla sorumluluk üstlenir.

Dolayısıyla nifakın alameti, sadece sözlerde değil; insanın zor zamanlarda ortaya koyduğu tavırda kendini gösterir. Rahat ve menfaat söz konusu olduğunda Müslüman görünmek kolaydır. Ancak fedakârlık gerektiğinde geri çekilmek, sorumluluktan kaçmak ve hakikatin yanında bedel ödemek istememek, Kur'an'ın münafıklar için çizdiği tablonun önemli özelliklerindendir.


Bu ayetleri günümüze taşıdığımızda, her insanın hayatında benzer imtihanlarla karşılaştığını görürüz. Allah, insanı hayatı boyunca çeşitli vesilelerle tercih yapmak zorunda bırakan sınavlardan geçirir.


İnsanın önüne çoğu zaman iki yol çıkar. Birincisi, kendi menfaatine uygun olan yoldur. O yolu seçerse malı eksilmeyebilir, makamını koruyabilir, çevresindeki itibarı artabilir ve dünyevî açıdan rahat bir hayat sürebilir.


Diğer yol ise Allah'ın razı olduğu yoldur. Bu yol, çoğu zaman fedakârlık gerektirir. İnsan gerektiğinde malından, canından, zamanından, rahatından ve sevdiklerinden Allah rızası için vazgeçmek zorunda kalabilir. İşte Allah'ın kuluna yönelttiği asıl soru budur: "Hangi yolu tercih edeceksin?"


Eğer kul gerçekten Allah'a güveniyor, O'nun vaadine inanıyor ve yaptığı fedakârlığın karşılığını ahirette Allah'tan bekliyorsa, menfaatine aykırı olsa bile Allah'ın gösterdiği yolu tercih eder.


Kur'an'ın anlattığı münafıklar ise tercihlerini kendi çıkarlarından yana kullanmışlardır. Bu sebeple insan, kendi nefsini de bu noktada sorgulamalıdır. Sevdiği bir malı, zamanı, imkânı veya rahatını Allah rızası için feda edebildiği ölçüde, kalbindeki nifak alametleri zayıflar. Çünkü infak ve fedakârlık, insanın nefsini terbiye eder ve nifakı besleyen bencillik ile menfaat duygusunu kırar.


İman, kalpte kök salmışsa insana fedakârlık gücü verir. Eğer iman sadece sözde kalmış, kalpte kök salmamışsa, kişi Müslüman kimliği taşımasına rağmen zor zamanlarda menfaatini hakikatin önüne koyabilir. Kur'an'ın en çok uyardığı insan tipi de budur. Çünkü İslam'a en büyük zarar, çoğu zaman dışarıdaki düşmanlardan değil, içeride Müslüman görünen fakat imanını hayatına taşımayan kimselerden gelir.


İbrahim ÇELİK

 

 

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Bize ulaşın.  Bilgi paylaşımı için burdayız...

İLETİŞİM

  • Facebook
  • Instagram
  • Youtube
bottom of page