top of page

Mezhepler Tarihi


Mezhebin lügat manası gidilen yol, varılan nokta demektir. Dini, kişilik ve toplumların din algısı olarak da tarif edebiliriz. Algı, algılayan kişinin kendisine ve o bağlama, çevresine, kültürüne bağlı olarak değişebilmektedir. Bu nedenle mezheplerde kurulduğu coğrafyanın kültürüne, yaşam şartlarına göre değişmiştir. Hem müspet manada hem menfi manada kullanılmaktadır.


Hz. Muhammed a.s. sağlığında mezhep var mıydı? Dört halife döneminde mezhep var mıydı?


Peki dört halife döneminde yok, peygamberin sağlığında yok, Kuran herhangi bir mezhepten söz etmiyor. Aksine Kuran Enam 159’da mezheplere bakış açısına yanıt vermiştir. Ve bizimde mezheplere nasıl bakacağızı bize anlatmıştır.


İnne-lleżîne ferrakû dînehum vekânû şiye’an leste minhum fî şey-/(en)(c) innemâ emruhum ila(A)llâhi śümme yunebbi-uhum bimâ kânû yef’alûn(e)


Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (Allah) onlara yapmış olduklarını (mahşerde) bildirecektir.


Bu ayet :


1. Dinde parçalanmaya karşı bizi uyarıyor

2. Daha önceki topluluklar dinlerini parça parça yaptılar, siz öyle olmayın

Cenabi Hak 14 asır öncesinden her grubun, her mezhebin, her tarikatın, her cemaatin kendini dinin yerine koyma riski var diye bizi uyaryor. Fakat biz bunu unutuyoruz. Kendi mezhebimizi dinimizin yerine koyduğumuz andan itibaren, mezhebimizi dinleştirmiş oluyoruz. O zaman dinin bütünleştirici vasfı mezhebe intikal etmiş oluyor. Sadece dinin o vasfını mezhebiniz üzerinden, cemaatiniz üzerinden, tarikatınız üzerinden okumaya başlıyorsunuz. Bu çevrede de Hz. Peygambere bir hadis söylettiriyorsunuz. Yahudiler 71, Hristiyanlar 72, Benim ümmetim de 73 fırka olacaktır. Bununla da yetinmiyorsunuz, diyorsunuz ki: “Bu 73 fırkanın 72 si cehenneme gidecek, 1 tanesi cennetlik olacak. “ Her grup diyor ki: “Benim grup cennete gidecek, Her mezhep diyor ki , benim mezhebim fırka-I naciye benim mezhebim cennete gidecek, her cemaat fırka-I naciye bizim, her tarikat fırka-I naciye biziz”


Bu rivayetin tam tersi bir rivayet daha var. Bizim müslümanların pek dikkatini çekmiyor. 72 tanesi cennete gidecek 1’I cehenneme gidecek.


Burada problemin odağında yatan ana nokta şudur:


1) Hz. Peygamberin zamanında mezhep , tarikat yoksa bunun anlamı açıkca şudur : Hiçbir mezhebi, hiçbir cemaati, hiçbir tarikatı adı ne olursa olsun din ile İslam ile özdeşleştiremezsiniz.

2) Kuran, herhangi bir mezhepten söz etmiyorsa, peygamberimiz herhangi bir mezhep ile ilgili laf etmemişse ki, bazı rivayetler var. Klasik islam uleması bunu farketmiş fiten hadislerini, kıyamet alametleri ile ilgili hadisleri, mezhepler ile ilgili hadisleri ve bazılarını öven yerel hadisleri sahih olma imkanı zayıf hadisler olarak görmüştür. Klasik islam uleması bizi uyarmış ama insanlar bunları kullanıyorlar. Dolayısıyle Hz. Peygamberin sağlığında Şii’lik yoktu, Murtezile yoktu, Mürcie yoktu, Ehli sünnet yoktu. Bunlardan söz eden hadisler uydurma hadislerdir. Demek ki ikinci ana mesele mezhep, cemaat, tarikat. Bunlar beşeri oluşumlardır. Bunların hepsi sosyal hayatın doğal akışı içerisinde üretilmiştir. Bunlara ilahi bir nitelik atfedilemez.

3) Bir insanın müslüman olabilmesi için herhangi bir mezhebe, meşrebe, cemaate, tarikata bağlı olması gerekmez.


Mezhepler Peygamber efendimizin ölümünden çok sonra ortaya çıkan itikadi ve siyası gelişmeler sonucu kişilerin fikirlerinin farklılaşması sonucu ortaya çıkan gruplar, topulluklardır.


Din ilahi, mezhep beşeri kaynaklardır. Din vahye, mezhepler ise yorumlara dayanır. Vahiy değişmez, mezheplerin yaptıkları yorumlar ise zaman ve şartların değişmesi ile değişirler.


İki tür mezhep vardır. Fıthi-Ameli mezhepler ve Siyasi-İtikadi mezhepler. Adı ne olursa olsun bütün mezhepler beşer ürünüdür ve asla İslamla, dinle özleştirilemez.


Kuran’da Hz. İbrahim “Rabbime gidiyorum” der. Bu mezheplerinin hepsinin de iddiası “Hak ve Rabbe giden yol” olduklarıdır.


Mezhepler konusunda bir referans ayetimiz Zümer suresi 18’dir. Bu ayette yüce Allah şöyle demektedir: “ Onlar sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın doğruya ilettiği temiz akıl sahipleridir.” (Zümer 18)


Mezhepler konusundaki tüm sözleri dinleyeceğiz, tüm bakış açılarını değerlendireceğiz ve en güzelinin sözü olan veya en güzelin sözüne en yakın olana tabii olacağız. Yani Kuran’a en yakın olana tabii olacağız.


Mezheplerin çıkış nedeni önemlidir. Din bir tane, Allah bir tane, resul bir tane, hak yol bir tane, sıratı müstakim bir tane dedik.


Peki neden bu kadar farklılık?


Peygamber efendimiz yaşıyor iken sahabe arasında fikir ayrılıkları, bazı konularda anlaşamadıkları yerler olmuştur. Bu fikir ayrılıkları ve anlaşamadıkları konular hemen Allah Resulü’ne iletiliyor, Allah Resulü’de Allah’tan aldığı ayetlerle bu sorunu çözüyordu.


Allah Resulü’nün vefatından sonra böyle bir imkan olmadı. İki sahabe arasındaki ihtilafı, vahiy inip onu düzeltme ortamı ortadan kalktı. Mevcut ayetlerden hükümler çıkararak bu ihtilaflar giderilmiştir. Mevcut ayetlerden hüküm çıkarmak ta bilgi istiyor, emek istiyor, birikim istiyor, çalışma istiyor. Bunu öyle herkes yapamıyordu.


Tarihi kaynakları araştırdığımızda efendimizin defin işlemlerinde sahabenin, kim halife olacak, kim devleti yönetecek, kim devleti yönetme konusunda görev alacak konularında bir tartışmaya girdiklerini görüyoruz. O günün tartışmaları belki belli bir ölçüde sulha ulaştı, anlaşıldı, kendi aralarında çözüldü.


Fakat o günün tartışmaları, o günün fikir ayrılıklarının sesi, gürültüsü şu an günümüze kadar çığ gibi büyüyen çok derin düşünce ayrılıklarına sebep oldu. Çok müthiş fay hatları oluşturdu. Tetikleyici unsur Allah resulünün vefatından sonraki süreçlerdir.






Bunlara örnek verecek olursak Cemel vak’ası, Sıffın savaşı gibi. İki tarafta müslüman, iki tarafta Kuran’ı Kerim’i biliyor ve birbirlerini katlediyorlar. Bu insanlar Allah Resulü’nün arkasında saf tutmuş, onun terbiyesinden geçmiş, Kuran’ın inişine şahit olmuş sahabe dediğimiz insanlar. Kuran’ı Kerimde Nisa suresinde geçen bir ayet var ve bunu da biliyorlar.


“ Ve kim, bir mü’mini taamüden ödürürse, o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazap etmiş ve ona lanet etmiştir. (Nisa 93)


Taamüden , kasten bir müminin öldürülmesinin ebedi cehennem ile cezalandırılacağını bilerek bu savaşa giriyorlar.


Şimdi karşındaki adama sen müminsin diyemiyorsun, sen kafırsin de diyemiyorsun. Adam çünkü Allah’ın birliğine, Resul’ün birliğine iman etmiş. Sadece siyasi bir anlaşmazlıktan dolayı biri Hz. Ali’nin yanında yer almış diğeri Hz. Ayşe yanında yer almış. Şimdi karşıdaki insanı öldürmek haklı bir gerekçe olamıyor. Oysa ki ölende, öldürende mümin.


Burada büyük bir günah var, büyük bir zulüm var. Bu cürümü bir şekilde temizlemek lazım. Bundan sonra gelen ulemanın, bu büyük günahı bir şekilde o topluma, aklına yatacak şekilde anlatması bir şeyler bulması lazım. Bu olaydan sonra ulema “büyük günahlardan sonra cehennemden çıkış” teorisini üretmişler. Bu teori neticesinde sahabeye bir kurtuluş yolu sağlamak için “ Bir mümin çok büyük bir günah işlerse, aracı vesilesiyle cehennemden çıkabilir, görüşünü atmışlar. Her iki tarafıda kurtarma sebebiyle akıllarındaki bu düşünceyi ayetlere giydirmişler.


Fakat biz Kuranı Kerim’i okuduğumuz zaman, bir müminin cehenneme giremeyeceğini, cehenneme giren bir kişinin de oradan çıkamayacağını görüyoruz.

Cennetten çıkışın olmayacağı gibi cehennemden de çıkışın olmayacağını biz görüyoruz. Ya Allah cehenneme girmeden günahlarını affediyor ya da cehenneme girdimi çıkışın mümkün olmadığını söylüyor.


Kuran’da nebinin vefatından sonra kimin halife olacağına dair bir ima bile yok. Yani “Ey Resul! Sen öldükten sonra senin yerine şu gececek” diye en ufak bir ima dahi yok. Sahih hadislerde Allah Resulü’nün birini gösterdiği de yok. Bu nedenle büyük bir tartışma çıkıyor. O toplumun o dönemde örfleri var, adetleri var, bir de arap kavmiyetçiliği var.


Eğer Kuran’da belli bir nass yoksa, belli bir kişi gösteren bir işaret yok ise, o toplumun gelenekleri, örfleri, adetleri ne ise veya o arap kültüründe , kavmiyetçilik mantığı ne ise o kişinin başa geçmesi gerekir. Mekke yönetiminde Allah Resulü’nün, Resul olmadan öncesinden itibaren iki tane kabile var.


Birisi Mekkenin savunma hattını oluşturarak, askerleriyle dıştan gelen saldırılara karşı Mekke’yi koruyan Ümeyyeoğulları yani emeviler .




Diğeri ise Haşimoğulları, Haşimilerdir. Bunlarda Kâbe’ye gelen hacılara su ve gıda yardımı yaparlar, Kâbe’yi temizler, yani iç işlere bakarlardı. Bu iki kabilede yönetimde sürekli çekişme halindedirler. Peygamber efendimiz zamanında da bu çekişme devam etmiştir.


Mekke’nin yönetiminde söz sahibi olan kabileler, Haşimoğullarından olan Allah’ın Resul’ünün vefatından sonra bu yönetime talip olma düşüncelerini ortaya koyuyorlar. Haşimoğullarından Ebu Lebep hariç hemen hemen tamamı müslüman olmuşlardır. Resulün de kendi içlerinden çıktığı içinde onu benimsemeleri daha kolay olmuştur.


Hicretten önce Allah Resulü ve ailesi bir mahalleye sıkıştırılıp boykot uygulanmıştı. İşte bu Ümeyyeoğullarının, Haşimoğullarına yaptığı baskı idi. Mesela peygamberimize karşı savaşanlardan müşrik ordularının komutanları genelde Ümeyyeoğullarındandır.


Bunları anlatmamızın sebebi, Kuranın indiği dönemde insan profilini doğru anlayalım. Dört dörtlük insan yok. Herkes hata yapabilir. Günümüzde çizilen sahabe profili, maalesef hiç hata yapmayan hatasız bir sahabe profili. Ama tarihi kaynakları okuduğumuzda bunlarında hatalarının olduğunu görüyoruz. Hataları var ki biz de bunlardan ders çıkarmamız lazım.


Mesela Ebu Süfyan 630 da, Mekke fethedildiğinde Müslümanlığı zoraki kabul edenlerden, yani tülaka dediğimiz, salıverilenlerden biri. Düşünün! Allah Resulü yıllarca risalet görevini yapıyor, insanları uyarıyor, bu insanlar Müslüman olmuyorlar, Mekke’nin fethinin ucu göründükten sonra müslüman oluyorlar. Allah Resulüde bunlara siz “salıverilenlerdensiniz”diyor. Ebu Süfyan dediğimiz kişi de bu. Bu tülakanın imanına da hep kuşkuyla bakılmıştır.


Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye bin Ebu Süfyan. Muaviyenin oğlu Yezid. Yani orada zoraki bir müslümanlık, bilinçaltında kalan o kavmiyetci bakış, o düşmanlık, yıllar sonra torunuyla hortlamıştır.


Muaviye, Hz. Hasan’dan baskı ile şantajla halifeliği alan kişi. Hz. Ali’ye “Sen benim Osman’ımı katledenlerin katilini bulmadın, yavaş davrandın, onları koruyorsun, onları mahkemeye çıkarmıyorsun” diyen kişidir. Sıffın olayının ateşleyicilerindendir. Müslümanların birbirini kırdığı savaşın aktörlerinden biridir. Halbuki Hz. Ali katili bulmak için gizli bir soruşturma yürütmektedir. O savaşta binlerce sahabenin kanı dökülmüştür.


Allah Resul’ünün defin işlemlerinden sonra S’ad bin Ubade şöyle diyor: “Biz ensarız, kaç yıldır size bakıyoruz, bu halifelik bizim hakkımızdır.” Öbür taraftan Hz. Ebubekir :”Siz ensarsınız ama İslam gelmeden önce birbirinizi boğazlıyordunuz”. Şimdi biz sizden birini halife seçersek iç karışıklığa sebep olur, yine birbirinize girersiniz.”diyor.


Bu nedenle Hz. Ebubekir diyor ki: “Daha derleyici, toparlayıcı Kureyş oğullarından biri halife olmalıdır” Kureyşliler de: “Haşimoğulları peygamber soyundan o nedenle Hz. Ali, Hz. Fatma gibi o aileden biri halifelik yapmalı”diyorlar. Bu düşüncelere rağmen Hz. Ebubekir büyük bir şuara ile halife seçiliyor.


Fakat Haşimoğullarından Hz. Ali ve Hz. Fatma uzun bir süre Hz. Ebubekir’e biat etmiyorlar. Hz. Ali, Hz. Ebubekir’in hilafetini çok sonra kabul etmiştir. Hatta Hz. Fatma Hz. Ebubekir’e küs vefat etmiştir. Bunlar insanlık hali sorun yok. Fakat siz bunları alıp dini bir doktrin haline getirirseniz büyük sıkıntı oluşur.


Hz. Ebubekir vefat etmeden önce benden sonra Hz. Ömer halife olacak diye belirtiyor. İkinci halifenin seçimi farklılık arzediyor. Hz. Ebubekir iki yıl, Hz. Ömer on yıl, Hz. Osman oniki yıl, Hz. Ali beşyıl halifelik yapmıştır.


Hz. Osman, Hz. Ömer’den sonra yine bir komisyonla seçiliyor. Hz. Osman’ın seçimi, Hz. Ömer’in işaret ettiği birisi değil, bir komisyon ile seçiliyor. Hz. Al,i Hz. Osman’ın şahadetinden sonra bir sıkıntı olmasın, bir boşluk olmasın diye Hz. Ali’yi sevenler bir darbe ile onu halife seçiyorlar. Hz. Osman kendi akrabaları tarafından öldürülmüştür.


Hz. Ali iktidara gelince Hz. Osman’ın atadıklarını teker teker azlediyor. Çünkü bunları içerisinde Muaviye de var. Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları arasındaki kavga devam ediyor.


Emeviler ile yapılan savaşlarda Emeviler arap ırkçılığını ve kader konusunu suistimal ederek yaptıklarını Allah’a fatura ediyorlar. Buna bir örnek verecek olursak:


Emevilerin Hz. Ali’den sonra başa geçtiğini biliyoruz. Başa geçtikleri zaman bu zulüm yönetimine devam ediyorlar. Burada da dedikleri şu: “Bizim size yönetici olmamız Allah’ın kaderi.” Siz bize karşı gelerek Allah’ın kaderine, takdirine karşı geliyorsunuz, diyerek Emeviler kader konusunu ilk suistimal edenlerden biridir. Dini kendi çıkarlarına göre kullanmışlardır. Artı Emeviler arap ırkçısıdır. İlahi takdir herşeyi belirler, bize karşı gelen Allah’a karşı gelir, diyorlar.


Sahabe döneminde böyle bir tartışma yok, böyle bir konu hiç açılmamış. Herkes kader nedir biliyor, takdir nedir biliyor. Bunlar onu suistimal ediyorlar. Cahiliye araplarındaki kader anlayışını, Kuran’daki kader anlayışına giydirerek halkı sindirmeye çalışıyorlar. Buna karşı çıkan bir ekol var, akılcı ekol. Bu ekole murteziler diyoruz. Murtezi ekolü, tamamen bağnaz, aklı devre dışı bırakan rivayetçi kültüre karşı çıkmış bir ekoldür.


Bakın! Mezheplerin çıkış yerlerini anlatıyorum. Siyasi bir kırılma var. İki taraf var. Bu iki taraftan biri zaman içerisinde ekolleşiyor ve bir mezhepe dönüşüyor. Bütün mezhepler hayatın içindeki anlaşmazlıklar sonuçu ortaya çıkmışlardır. Zamanla siyaset mezhebe dönüşmüş.


Günümüzdeki siyasi partileri ve bu partilerin 1400 yıl öncesinde olduğunu düşünün. Herkes kendini meşru göstermek için Kuran’dan, hadisten, ayetler getirdiğini, ve bunların ortadan kalkmasından sonra, onları sevenlerin bu din kisvesine bürünmüş siyasi partilerin mezhepleştirdiğini anlıyoruz.


Gerek Emevilerin Arap milliyetçiliğini öne çıkaran bu kavgacı tutumları gerekse Haricilerin tekfirci mantığı , bunların arasından dengeli bir grup olan Ehli Sünnet dediğimiz bir grubu ortaya çıkarmıştır.


Bakın bir yerde Emevilerin arap ırkcılığı nın yarattığı kaderiye mantığı, kaderiye mezhebi. Diğer yerde Haricilerin buna gerek yok, şuna gerek yok, bu kafir, şu kafir deyip milleti ötekileştiren tekfirci mantığı.


Ve bu ikisi arasında dengeleyici, ılıman, oda müslüman buda müslüman diyen geniş kitlelere ulaşan bir Ehli Sünnet cemaati oluşmuş. Fakat zaman içinde bu Ehli Sünnet Hanefi mezhebine dönüşecektir.



Bir de Şia vardır. Şia sevenler, taraftar demektir. İlk Şia Hz. Ali Şiası değil, Osman şiasıdır. Hz. Osman’ı sevenler tarafından kurulmuş bir gruptur. Ondan onra Hz. Ali’yi sevenler diye bir grup çıkmıştır. Hz. Ali’ye haksızlık edildiği düşüncesi ile Emevilerin katliamı Kerbela olayına tepki olarak şiilik karşımıza çıkmaktadır.


Hariciler bambaşka bir kutupta yer alır. Ehli sünnet ikisi arasında denge unsurudur. Bunların hepsi itikadi mezheplerdir.


Bir de ameli mezhepler vardır. İtikadi mezhepler arasında itikadi konular hakkında bambaşka düşünceleri vardır. Bunlar arasında temelden farklılıklar vardır.


Mezheplerin bazıları itikatta aynılar fakat amelde farklılıklar göstermektedirler. Mesela Ehli Sünnetin alt kategorileri. Hanifi, Şafi, Maliki, Hanbeli. Bunlarda amelde birbirinden farklılıklar gösteren mezhepler, dini yorumlar.


Orta çağda ehli sünnet düşüncesi müthiş bir şekilde bozulmuştur. İlk dönemdeki düşünce tamamen kalkmıştır. Ehli sünnet alimlerinden Badadi’nin kitabında 16 maddelik ehli sünnetin şartları yazar. Bunun ikinci maddesi şu :”Kim dünyanın sabit olduğunu inkar ederse, yani depremler dışında dünyanın hareket ettiğini, yuvarlaklığını falan söylerse, bu ya dehridir ya da zındıktır.”


Sünnilik toplam müslüman nüfusunun % 83 ünü oluşturuyor. Sünniliğin içerisinde iki tane itikadi mezhep var. Birisi eşarilik diğeri maturidilik.


Eşarilik Ebu’l Hasan Eşari tarafından gelen bir okul. Bir hoca var. O hocanın etrafında bir okul var. O okul zamanla mezhebe dönüşüyor. O okulun ekolü diye. Meşrep mektebe, mektepte mezhebe dönüşüyor. Ebu’l Hasan Eşari (M.S. 873-935)inanç gibi tüm ahlaki ilkelerin kaynağının vahiy ile peygamber ve sahabelerin uygulamaları, rivayetler olduğunu delillendirerek fıkhını yapmıştır.


Maturidilikte, kurucusu Ebu Mansur El Maturi’dir. Orta Asya’daki Türk topluluklarına kabul edilinceye kadar azınlık bir gruptu. Bunların kabul edilmesinden sonra Anadolu Selçuklu, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Türkler, Türkmen beylikler maturidi ekolü ile İslamı yaşamışlardır. Bunun temelinde Tanrı’nın var olduğu bilgisine akıl yürütme ile ulaşabiliriz düşüncesidir. Biri akıl yolu diğeri rivayet yolu.


Sünni fıkhi mezhepler var. Bunlar Hanefi,Şafi, Maliki, Hanbeli. Görüldüğü gibi sünniliğin içerisinde de alt kategoriler var.


İbn-i Teyyime ve İbn-i Kayyim El Cezire gibi alimlerin fıkhi görüşleride 18.yy da Arabistan’da dinsel ve siyasal bir hareket olarak ortaya çıkan Vahabilik çerçevesinde yorumlanmış biçimiyle varlığını sürdürmektedir. Muhammed bin Abdülvahhab’tır kurucusu. Vahabilerin bazı itikadi inançları ehlisünnetten farklıdır. Bu sebeple sünniler vahabileri Ehl-i Sünnet dışı sayarlar. Bu türbe konuları, mezar konularında şirke düşüyorsunuz ,şefaat Allah’tandır diyorlar. Vahabilerin böyle bir düşüncesi var. O yüzden mezarları tahrif ederler, yıkarlar. Hemen şirk, şirk derler. Dini devletin resmi ideoloji haline getirdiğin zaman dayatıyorsun bu düşünceyi. Bırak insanları özgür seçim yapsınlar, kafirliği bile seçebilirler. Allah’ın verdiği özgürlüğü neden alıyorsun.




Sünni mezheplerin fıkıh okulları dört tanedir. Ebu Hanife’ye, yani gerçek adı Nu’man bin Sâbit’e nisbet edilen bir düşünce ekolüdür. Bakın! Ebu Hanife yaşarken Hanefi mezhebi diye bir şey yoktu. Yani 699-767. Allah Resul’ünün vefatından, hicretten 80 yıl sonra doğmuş ve 150 nci yılda Basra’da vefat etmiş bir alim. Bunun yaşadığı dönemde kesinlikle böyle bir mezhep ve ayrımı yok. Ebu Hanife’nin dini algılama şekli ve uygulayışı zaman içerisinde mezhepleşiyor. Ebu Hanife’nin siyasi olaylara karşı verdiği tepki, bir siyasi duruşu var. O siyasi duruş zamanla Hanefilik mezhebine dönüşüyor.


Hanefilikte hüküm çıkarma: Hanefi mezhebinde bir konuda hüküm çıkarmak için önce Kuran’ı Kerim’e bakılır. Eğer Kuran’ı Kerim’de bir delil yoksa, hadislere, uygulamaya bakılır. Hadislerde de delil yoksa kıyas yoluna başvurulur, diyor.


Bunları Hanife’den sonra gelen öğrenciler yapmaktadır. Hicri 6yy yazılan kitaptan üstte bahsettik. “Dünyanın düz olduğunu iddia eden biri.” Hepsini Hanefilik kategorisine koyamıyorsunuz. Hepsini Ebu Hanifiye nispet edersek iftira olur. Belki Ebu Hanife günümüzde yaşasa, Hanefilik mezhebinin çoğu uygulamasını reddedecek, bunları nereden uydurdunuz diyecektir.


Hanefi mezhebi daha çok Türkiye, Suriye, Irak, Pakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Afganistan, Çinin Sincan-Uygur eyaleti, Kafkaslar ve Balkanlar da yaygınlık kazanmıştır. Arap ırkçılığını dayatmayan görüşler bu bölgelerde tutulmuştur, revaç görmüştür, hayatta yaşamıştır. Öbürleri arap kültür, arap milliyetçiliği üzerinden geliştiği için bu bölgelerde bu mezhepler yayılmamıştır.


İmam Azam Hicri 80 de doğdu, Hicri 150 de ölmüştür. Yaşadığı zaman dilimi içerisinde gençlik dönemi olan Küfe, yaşlılık dönemi olan Basra okullarını kurdu. Okullarında seçme talebeleri vardı. Sistem çok güzel. Öğrenci hocasını seçiyor. Düşünün; büyük imamlar var, büyük hocalar var. Bunların okulları, medreseleri var. Bu okulları öğrenci seçiyor. Öğrenci o okula gittikten sonra da hoca öğrenci seçiyor. Bu öğrencilerde daha geri olanları, dinleyici kategorisine koyuyor, daha ilerde olanları ön safa getiriyor. İmam Hanife kendisine muhalif olan öğrencileri önplana çıkarmıştır. Birebir Ebu Hanifeyi tasdik eden, onaylayan öğrencilerin çoğunun ismini de bilmiyoruz. Ebu Hanife muhalif öğrencileri daha çok severdi. Çünkü muhalif öğrenciler düşünüyordu. Hemen hocanın düşüncesini moto mot almıyorlardı. Kendi düşüncelerini yanlışta olsa dile getiriyolardı.


Buradan çıkan sonuç; Hanefi mezhebinin özelliği düşünce özgürlüğü olmasıdır. Malesef günümüzde ise tam tersidir. Ebu Hanife düşünce özgürlüğünü bu kadar önemsiyor, bu kadar öne çıkarırken, onun mensupları şu anda kendisinden farklı düşünenleri kafir ilan ediyor. İmam Ebu Hanifenin mezhebi fikir ayrılıklarına verdiği önemdir.